





![]() | Bugün | 40 |
![]() | Dün | 48 |
![]() | Bu Hafta | 40 |
![]() | Bu Ay | 1773 |
![]() | Toplam | 96746 |
Dünyanın onaltıncı büyük ekonomisi olmasına ve dünya krizine dolaylı olarak maruz kalmasına rağmen Türk ekonomisi küresel krize karşı sağlam durumdadır. Mesela, İspanya, Yunanistan ve Portekiz gibi ülkelerin kredi notları düşürülürken, Türkiye'nin kredi notu yükseliyor.
Türk ekonomisi Avrupa bankalarında yaşanan kredi sıkışıklığı ve küresel likidite krizi nedeniyle doğrudan olmasa da dolaylı olarak etkilendi. Buna rağmen Türkiye’nin kendine çizdiği rota ve hükümetin siyasi reformları sayesinde ihracatlarını bütün dünyaya yayabildi.
Türkiye'nin kriz döneminde dahi ihracat yapabilmesinde, komşu ülkeleriyle iyi ilişkilere girerek ticaretini arttırmasının yanı sıra, ihracat pazarlarını, Asya, Afrika, Orta Doğu ülkeleri ve Rusya ile arttırması ve bunun da Avrupa ile düşen ticaret hacmini telafi etmesinden kaynaklanıyor.
Türkiye’nin ihracatı, 2002’nin sonunda $36 milyar iken 2008’in sonunda $135 milyar’a yükseldi (2009’da bu rakam $102 milyar’a düştü; küresel krize rağmen yine bir başarı sayılır). Türkiye, dünyada 224 ülkenin 220’sine 12,000 ürün ihraç eden bir ülkedir.
Türkiye’nin cari işlemler açığı komşu Yunanistan'ınkine göre, hatta ABD’ye göre, çok daha aşağı seviyede; Türkiye'nin ki %2 iken, ABD’nin ki %5 ve komşu Yunanistan’ın ki %15 (current account deficit / GDP).
Türkiye'nin risk priminin, sadece Yunanistan değil, diğer Avrupa Birliği üyesi ülkelerden İtalya, Portekiz, İspanya, Macaristan, Romanya, Hırvatistan ve Bulgaristan'dan daha düşük: Türkiye’nin finansal piyasalardaki riski (sovereign CDS – credit default swap spread’leri – implied spread over) yani LIBOR üstü 170 nokta (basis point). Yunanistan’ın libor üstü 865 (bps), İspanya’nın 215 bps, Portekiz'in 305 bps, İtalya’nın 200 bps, Romanya’nın 380 bps, Bulgaristan’ın 305 bps, Macaristan’ın 360 bps, ve Hırvatistan’ın 255 bps.
Türkiye’de istikrarlı mali politikalar sebebiyle enflasyon 2001 senesinde %69 iken, 2010’da %6,5’e düştü. Ayrıca, Türkiye’nin büyüme hızı, 2010 yılında Avrupa’nın en yükseği olmuştur. Avrupa'da en düşük borç yine Türkiye’nindir – toplam borcun Gayri Safi Milli Hasıla’ya göre oranı (Türkiye’nin %45,4, Avrupa’nın ise ortalama %97).
Dünyanın en büyük ekonomisi ise (Amerikan ekonomisi) henüz krizden çıkmadı; o nedenle ikinci düşüş (dip) tartışmaları anlamsız kalıyor. Amerika'da reel ekonomi hala büyük sorunlar yaşıyor: Küçük ve orta ölçekli şirketler kaynak bulmakta güçlük çekiyor ve tüketici güveni epey düşük.
Amerika da reel işsizlik %18 gibi rakamlara ulaştı; iş arayanları ve iş aramayı bırakanları "underemployment" hesaba kattığımızda, reel işsizlik %10 resmi rakamından çok daha fazla. Özel sektör Amerikan ekonomisinin motorudur; Amerikan ekonomisinin %70'i, tüketiciler tarafından yönlendiriliyor.
Amerikan halkının gözünde bu son ekonomik kriz tam anlamıyla özgürce çalışabilen serbest piyasa sisteminin ürettiği bir kriz değil. Amerikan halkının gözünde bu kriz, devlet müdahalesinin ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğinin bir sonucu olarak algılandı.
Kasım’da, Kongre için yapılacak seçimlerde halktan devlet harcamalarına karşı ciddi bir tepki söz konusu.
Dolayısıyla, iktisadi talebi artıracak çözümler güçleniyor; bunlardan birisi vergileri düşürerek tüketicileri cesaretlendirmek ve böylece piyasayı canlandırmaktır. Aynı zamanda, işsizliği azaltmak için şirketlere vergi muafiyetleri sağlayarak üretimi artırmak ve tüketilecek eşyaları çoğaltmak.
Amerikan ekonomisi her zamankinden daha güçlü olarak bu krizden çıkacak. Sağlam kurumları, mülkiyet hakkı ve hukuk düzeni sayesinde Amerikan doları dünya üzerinde rezerv para olarak kullanılmaya devam edecek.
Ciddi manada, hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu (mülkiyet hakların çok sağlam olduğu), esnek işçi alma-çıkarmanın (labor market flexibility’nin) çok geçerli olduğu, rekabetin hayata hakim olduğu, siyasi istikrarın çok sağlam olduğu (darbelerden söz dahi edilmiyor Amerika’da), ve nüfus yapısının sağlam olduğu, teknolojik ilerlemeye açık en büyük dünya ekonomisi Amerika.
ABD dolarını dünyanın rezervi kılan aslında bu institutional (kurumsal) yapılardır. Ortada ciddi bir alternatif olmadığı müddetçe, dolar ne kadar değer kaybetse de rezerv para olmaktan çıkmaz.
Benzeri durumlar Avrupa’da söz konusu değil. Bir işçinin Marsilya’dan Almanya’ya taşınması kolay değil, yeni bir kariyere başlama şansı çok daha düşük. Barizce görünen şu: Avrupa'da, sendikaların ekonomi üzerindeki etkisi haddinden fazla güçlü.
Ayrıca, göçmen politikalarına da bakacak olursak, Amerika dünya üzerinde en parlak beyinleri kendine çekebilen bir ülke. Bundan dışında, kayıt dışı göçmenlerle insan kaynaklarını hızla yeniliyor. Netice olarak, uzun vadeli ekonomik büyüme için elverişli bir ortamı sağlayan ve devam ettirecek siyasetleri hayata geçiren ve piyasa rekabetini sürekli devam ettiren, isçilerin verimliliğini artıran, alt yapıyı ve eğitim sistemini canlı tutan bir Amerika var karşımızda.
Amerikan hükümeti zayıf dolar politikasını ekonomik canlanmayı sağlamak için sürdürüyor. Bütçe açığı o kadar büyüdü ki bu yükün altından kalkmak için Amerika, doların değerini düşürmek zorunda, yoksa enflasyonu körükler. Zayıf doların maksadı, hem ihracatı arttırmak hem de yabancılara (Çin vs.) olan borcun değerini düşürmek.
Ama orta ve uzun vadede, enflasyonun önüne geçmek için ve piyasa zorlamasıyla Amerika faizleri yükseltmek zorunda kalacak. Amerikan faizleri yükseldikçe, doların gücü artar; yani zayıf dolar stratejisi kısa vadeli bir çözüm olarak düşünülüyor.
Dolar kuru, dünya ekonomilerinin yapısında sadece faktörlerden biridir. Bunlardan daha önemli olan, o ülkelerin kurumsal yapıları, demografik yapıları (uzun vadede), yaratıcı eğitimi, müteşebbis ruhu ve teknoloji yatırımları ve ticari politikaları (vergi oranları, esnek işçi pazarı, vs.).
Amerika'dan başka, dünyada en çok iktisadi potansiyeli olan ülke Hindistan’dır. Nüfus nüfuzdur. Amerika’nın nüfusu 330 küsür milyon olmasaydı, Amerika bugün Amerika olamazdı. Nüfusla piyasa genişliyor, uzmanlık (specialization) artıyor vs. Hindistan’da hem nüfus var, hem de haddinden fazla eğitime yatırım yapılıyor.
Üstelik Hindistan’daki sistem Çin'e nazaran çok daha şeffaf ve demokratiktir. Hindistan’daki mahkemeler genelde siyasi kararlardan uzak durur, bilhassa (devletçi) Çin'e nazaran; yani hukukun üstünlüğü geçerli.
Nüfus, eğitim ve hukukun üstünlüğü mevcuttur. Hindistan’da ondan oradaki piyasanın geleceği çok parlak. Çin'deki sistem daha hantal ve kararlar siyasi olduğu için sermaye verimsiz yatırımlara doğru gidiyor (inefficient allocation of capital). Mesela, devlete bağlı şirketler devlete bağlı bankalardan kolay kolay borçlanabiliyorlar Çin'de. Hindistan'da rekabet söz konusu olduğu için bankalar verimsiz yatırımlardan uzak durmayı tercih ediyor.
Çin'de bahsettiğimiz kurumsal sebeplerden dolayı müthiş bir iktisadi köpükleme söz konusu; önümüzdeki bir iki seneye kadar bu balon patlayacaktır.
Türkiye’ye gelince, Türkiye bu küresel gelişmelerden faydalanabilir. Türkiye’nin bölgesel bir finans merkezi olması için tahsilli mühendisler ve kâfi mühendislik okulları, yollar, binalar vs. hazır. Ama göz önünde tutmamız gereken faktörler var: hukukun üstünlüğü ve mülkiyet hakları (property rights) bir piyasanın gelişmesinde en önemli unsurlardır.
Mesela Malezya Merkez Bankası ve hükümeti yaptıkları hukuki alt yapıyla sukuk (musahhas mala dayalı bono: asset-based bonds) pazarı yoluyla Körfez sermayesini kendine çekmektedir ve sukuk yoluyla alt yapılarını (binalar, yollar, köprüler, enerji üretim merkezleri vs.) yenilenmektedirler. Gelecekleri bayağı parlak. Türkiye de, yapmacık itirazları yenerse, aynısını yapabilir.
Türkiye’yi geri bıraktıran unsurlardan biri de, iş pazarının esnek olmamasıdır. Zora giren şirket, isçileri kolay kolay işten çıkaramıyor ve dolayısıyla ihtiyaç duyduğunda işe yeni işçi almaktan çekiniyor, çünkü işçinin maliyeti işverene yüksek geliyor.
Türkiye, eğitim sistemini sürekli bir şekilde geliştirmek zorundadır ve daha esnek ve yaratıcı olmalı ki Türkiye’nin genç nüfusu dünya bazında rekabet edebilecek donanımlara sahip olabilsin. Türkiye’nin eğitim sistemi ve işçi alma hukuku, daha esnek bir hale getirilebilinirse, işsizlik oranında düşüş gözlenebilinir ve de Türkiye’nin bölgesel bir finans ve ticaret merkezi olma olasılığını arttırabilir. Eğitim konusunda Hindistan'daki gelişmeleri örnek alabiliriz.
Türk lirasının kuruna gelince, ülkemiz, ihracatı artırma amaçlı daha da esnek mali politika takip edebilir. Faizlerin düşmesi hem ülkenin borç yükünü azaltabilir, hem de ihracatları teşvik edecek bir şekilde Türk lirasının kurunu düşürür.
Türk ekonomisinin liberalleşmesini sağlayacak, daha çok doğrudan yabancı yatırım girişi sağlayacak ortam hazırlanmalı. Siyasi ve diğer kurumsal reformlar, siyasi ortamın istikrarlı olması, hukukun üstünlüğünün sağlanması gibi faktörler daha çok yabancı yatırımı sağlayacak hamleler olacaktır. Ayrıca AB hedefinde olmak ve Avrupa ortak piyasasına dahil olma potansiyeli Türkiye için istikrar konusunda kilit bir rol oynayacaktır. Siyasi istikrar da reel faizlerin makul seviyelere inmesine yardımcı olacaktır.
Türkiye demokratik reformlara devam ederse ve hukukun üstünlüğünü hakim kılarsa, ki o istikamette devam ediyor, dünya sermayesini kendisine doğru başarıyla çekebilir ve halkın gelir seviyesi ve yasam standartları artmaya devam eder. Ve Türkiye, hem Avrupa için, hem Rusya için ve hem de Orta Doğu, Asya ve Afrika ülkeleri için bir cazibe merkezi haline gelebilir.
Eğitime yapılan yatırımlar her ne kadar son dönemlerde artsa da, hala yeterli değil. 72 kusur milyonluk Türkiye’de 140 üniversite varken, 330 kusur milyonluk Amerika’da bu rakam 4000. Ayrıca Amerika’daki üniversitelerin Türkiye’deki benzerlerinden, hem özel olanlar hem de devlet üniversiteleri açısından çok daha yüksek meblağlarda destek aldığını vurgulamak gerekiyor.
Ayrıca mikro reformlar, örneğin teknoloji ve bilişim dalı gibi dallar için vergilerin komple kaldırılması ve elimine edilmesi, bürokratik engellerin ortadan kaldırılması ve esnek iş pazarının (firing and hiring) hayata geçirilmesi, hem rekabeti pekiştirir hem de Türkiye’nin istihdam sorununa ciddi bir çözüm sunar. Daha çok ekonomik rekabetin sağlanması ile daha çok yabancı yatırım gelecek ve tekelleşme ve monopolleşme zayıflayacaktır.
Bugün Türkiye’nin yaptığı ihracat, Mittal Steel veya Tata gibi şirketlerle kıyaslandığında hala çok zayıftır. Türk şirketleri, 14 trilyon dolarlık piyasaya, 330 milyon kişilik nüfusuyla Amerikan piyasasına girmeye özen göstermelidir. Türkiye hiçbir mazerete sığınmadan bu atılımları biran önce pratiğe koymaya çalışmalıdır.
Yatırımcı olarak bu tabloya baktığımızda, 2011’de orta ve uzun vadeli olarak nelere yatırım yapılması lazım?
Enflasyonun küresel bir şekilde canlandığı bir dönemde EMTIA’lara önem verilmesi lazım. $75-$80 dolar civarında oynayan petrol fiyatları bir seneye kadar çok daha yüksek oranlarda olacak. Ayrıca, Türkiye’de ihracat ağırlıklı iş yapan küçük ve orta ölçekli şirketler uzun vadede daha da büyümeye devam edecek; rekabete alışmış, dişiyle tırnağıyla yükselen şirketler küreselleşen dünya düzeninde başarılı olmaya devam eder.
Amerikan borsasında büyük çapta bir düşüş yaşayabiliriz; Amerikan devletinin “bail-out” olarak piyasaya sürdüğü paralar sayesinde finansal piyasalar reel ekonomiden ayrıldı; bu durum er ya da geç düzelecektir.
Kıdemli Başkan Yardımcısı – Trading Natixis
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
YAZININ KAYNAĞINA ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ.
| < Önceki | Sonraki > |
|---|